VAROLUŞUMUZUN NEDENİ DUYGUSAL TATMİN - Tanık GazetesiTanık Gazetesi

3 Ağustos 2021 - 01:10

Selin Sayek Böke, A.Rezzak Oral , Aziz Erbek, Tuğba Terlik

Konuk Yazarlar

VAROLUŞUMUZUN NEDENİ DUYGUSAL TATMİN

VAROLUŞUMUZUN NEDENİ DUYGUSAL TATMİN
Son Güncelleme :

19 Nisan 2018 - 11:38

 olimpiyat
Biz çocuğumuza bağlı mıyız yoksa bağımlı mıyız? Hiç bunu düşündünüz mü? Ya da aradaki tanım farkını biliyor muyuz? Genel de ailelerin en büyük sitemi, aslında içten içe hoşlandıkları durum.

‘‘Ama! Ne yapayım bensiz uyumuyor’’ ya da ‘‘beni görmezse hiç durmuyor bu yüzden hiçbir yere bırakamıyorum’’ sözleridir.

Bu durum da hep şunu sorarım ‘‘hiç denediniz mi?’’ Genel olarak sorunun cevabı ‘‘ hayır’’ dır.

Gerekçe, ‘‘kimseye güvenemiyorum’’.

Peki, ‘‘ayrı yatmayı denediniz mi?’’ sorumun cevabı da yine genel olarak ‘‘ama uyumuyor uyusa da gece yarısı kalkıp geliyor’’ bu cevabın üzerine ‘‘ne kadar denediniz?’’ dediğim de ‘‘bir kere’’ cevabını çok fazla duyarım.

Gerekçe, ‘‘çocuğum bana çok bağlı…’’

Bu cevap aslında sorumluluğu başkasına yüklemekten başka bir şey  değildir.Bağlı olmak ayrı bağımlı olmak ayrı kavramlardır.Bağlılık (birine karşı) sevgi, saygı ile duyulan içten yakınlık demekken, Bağımlılık,bağımlı olma durumudur.

Sağlıklı olan bağlı olmak iken, anne-babalar çocuklarına bağımlı olmayı tercih eder ve çocuklarının onlara bağımlı olduğunu idea ederler.

Peki, anne-babalar neden çocuklarına bağımlıdırlar?

Maalesef ister karşı gelin ister gelmeyin tek nedeni duygusal doyumsuzluk ve umutların yitirilişidir. Yani, eğer karı koca arasında umut bitmişse karşılıklı duygusal beklentiler gerçekleşmiyorsa aile, mutluluğu, duygusal boşluğu çocuğunda gidermeye çalışmakta ve evladının geleceğini ipotek altına almaktadır.

Peki, bu nasıl oluyor?

Hani, kadın kocası için ‘‘ çok anacı’’ ya da koca karısı için ‘‘ana-babasına çok düşkün, her gün onlarda yemek yemekten ya da her hafta beraber olmaktan sıkıldım’’ der ya…

İşte bütün bunların sebebi bu! Bağımlılık….

Umutsuz, mutsuz baba çocuğunu yanından ayırmaz türlü bahanelerle gözünü çocuğunun yanında açar, keza annede yine bahanelerle yatağın ortasına çocuğunu yatırır. Ya da adam o kadar çocuğuna düşkündür ki, karısını sık sık ‘‘çocuğuma bir şey olursa sana sorarım’’ la tehdit eder. Kadında kocasıyla arası bozulmasın diye çocuğunun kulu kölesi olur. Mevzu çocuğunu çok fazla sevmek değildir. Aslında evliliğinde aradığını bulamayan anne-baba çocuğuna sığınarak bu eksiğini gidermeye çalışır.

Bu tür aileleri çok sık görmekteyiz. Bir gün öğrencimin biri oyun oynarken düştü…

Çocuktur düşer, akşam oldu anneye durumu anlattım yaz ayı olunca çocuk şortlu dizi zedelenmişti.

Annenin paniğini hiçbir zaman unutamam ‘‘ama ben babasına nasıl anlatacağım bu durumu!’’ Anne çocuğun düşmesine değil, nasıl izah edeceğine takılmıştı. Anne adına çok üzülmüştüm. Böyle bir hayatı galiba kimse hak etmiyordur.

 

Bu ailede de çocuk merkezli bir yaşam vardı.

 

Sizce böyle bir ortamda çocuk nasıl sağlıklı büyür?

Bu yüzden hepimiz duyarız yıllar sonra ayrılıklar yaşanır ve şaşırırız ‘‘yahu! Bu saatten sonra şiddetli geçimsizlikte neyin nesi’’ diye. Aslında şiddetli geçimsizlik değildir olay. İki kişiyi bağlayan tek bağ olan çocuk büyümüş, kendi hayatını kurmuştur.Artık anne- babanın umudu bitmiş neden ortadan kalkınca aynı çatıda yaşamanın anlamı kalmamıştır.

Ya da duyuyorsunuzdur. Çocuk büyür, o çorçocuk sahibi olur ve bir bakarsınız özellikle anneanne-babaanne çocuğunun evine torununa bakma bahanesiyle yerleşir. Elbette ki, torun baldan tatlıdır.Lakin asıl mesele umutsuz, mutsuz olan anneanne-babaanne yeni bir umut yolculuğuna çıkmıştır.

İnsan evladının tek varoluş nedeni hayata tutunmasının tek yolu umut, sevilmek, güven duygusu ve sevmektir.

“Sahip olunan amaçların insanın vücudunun direncini artırdığı konusundaki çok önemli bir gözlem Viktor Frankl’a ait. Frankl’ın İkinci Dünya Savaşı’nda yıllarca içinde yaşadığı toplama kamplarında gördükleri ve yaşadıkları özetle şöyle:

İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’daki toplama kamplarında -örneğin Auschwitz’deki – ölümlerin önemli nedenlerinden biri, tutukluların umutlarını yitirmeleriymiş. Frankl, bu kamplarda hayatta kalabilmek için kişilerin kendilerine anlamlı gelen küçük de olsa bir amaca (hedefe) sahip olmaları gerektiğini belirtiyor.

Kamplarda yaşadıklarını kitap haline getirme isteği, Frankl’ı ayakta ve hayatta tutan temel amaç olmuş. Küçük kâğıtlara notlar alan Frankl, bu sayede vücudunun direnç kazandığına, kardiyovasküler çöküşün önlendiğine inanıyor.

Frankl aynı kamplarda, artık hiçbir şeyi anlamlı bulmayan, dolayısıyla da hiçbir amacı / umudu kalmayan kişilerin, sağlam görünseler bile ölüp gittiklerini gözlemiş.”

Frankl’ın tespitlerini çok bilim insanı da onaylamıştır. Eğer bu duygular tatmin olmaz ve umutlar yitirilirse ne kadar güçlü kuvvetli ve sağlıklı beslenseniz ya da yaşasanız da vücudunuzun direnci düşer ve yok olur gidersiniz.

Lakin amacımız, umudumuz evlatlarımız olmamalı onlara bağlı yaşamalı ama bağımlı olup hayatlarına ipotek koymamalıyız. Artık dünya’ya getirdiğimiz evlatlarımız bir birey ve onların hayatlarına müdahale etmemiz bırakacağımız en kötü miras olacaktır.

Şimdilik her zaman olduğu gibi hoşça kalın, akıl sağlığınızı korumaya çalışın!

 bizeulasin1

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
whatsappl  boslukicin  chpemek
twittan  boslukicin facetan